"Mal ve mülk, bana ağırlık veriyor. Bunları soylu milletime geri vermekle büyük ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar; insanın serveti, kendi manevi şahsiyetinde olmalıdır!" Atatürk

 

Bütün sorunlar kafayı şapkaya uyduramadığımızdan kaynaklanıyor!

 

Mustafa Kemal`in kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti`nin temel felsefesi, akılcı,  çağdaş düşünceye dayanıyordu. Bütün yapılan devrimlerde amaç; bu yeni ülkede çağdaş bir toplum yaratarak uygar ülkelerin yanında yer almaktı. Bunun için bir dizi, kıyafette değişiklik, tekkelerin, zaviyelerin ve türbelerin kapatılması, soyadı yasası, takvim, saat ve ölçülerde değişiklik gibi temel yasal düzenlemeler birbirini takip etti. Bu yapılan temel yasal düzenlemelerin diğer bir tanesi de şapka giyilmesi hakkındaki yasadır.  Mustafa Kemal, ülkede yaygın olan fesin bu yeni kurulan çağdaş devlete yakışmadığını biliyordu. Avrupalıların bunu ilkel olarak gördüklerini de biliyordu. Osmanlı ordusunun subayı olarak Fransa`da bir askeri manevraya katılmıştır. Manevra hakkında görüşlerini generale anlattığında aldığı cevap şu olmuştur: “Söyledikleriniz çok doğru, ama kafanızda bu varken, yani fes varken sizlere inanamıyoruz.” Generalin dediği de çok doğruydu. O halde fes kaldırılmalı ve onun yerine bütün uygar ülkelerde yaygın olan şapkanın giyilmesi gerekiyordu. Karadeniz`in Tutucu olarak tanınan kenti Kastamonu`ya 1925 yılının Ağustos ayında gitmeye karar verdi. Başında şapka ile halka bir konuşma yaparak, şapkanın önemini ve bunun dinle hiçbir ilişkisi olmadığını anlatmaya çalıştı. Bu konuşmadan sonra Kastamonu halkı fesi çıkarıp şapka giymeye başladı. Ardından 28.11.1925 yılında çıkan yasa, resmi gazetede yayımlanarak resmileşmiş oldu. 1925`ten itibaren halk şapka giymeye başladı. Başlamasına başladı, ama 1950lerden sonra iktidarı ele geçirenler diğer yasalarda olduğu gibi bu şapka yasasında da aymazlığa başladılar. Halk, laik, modern olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti`nde fes değil, ama şapkanın yanı sıra başka şeyler de kafalarına takmaya başladılar. Aymazlık daha da doruğa çıksa, belki de toplumun başına fes takmayı teşvik bile edecekler iktidarı ele geçirenler! Sonuçta bütün çıkarılan yasalar laçkalaştı ve isteyen istediğini yapmaya başladı bu laik, modern Türkiye Cumhuriyeti`nde.  Düşünecek olursak, bir zamanlar Fransız generalinin ve Filibeli rahmetli lise öğretmenimizin “Şapkayı kafaya uydurduk, ama kafayı şapkaya uyduramadık.” Sözleri doğru çıktı. Demek ki bizler, 81 yıldan beri kafaya şapkayı oturtmasına oturttuk, ama ne yazık ki, kafanın içindeki beynimizi şapkaya uyduramadık. Neden böyle oldu? Bu sorunun cevabı çok basit;  çünkü aydınlanma felsefesi yarıda kesildi. Bakınız bu konuda İmmanuel Kant 1784`te ne demiş: “Aydınlanma, bireyin başkasının negatif etkisi altında kalmadan aklını kullanmasıdır… Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez. Bu sözden 300 yıl sonra rahmetli Uğur Mumcu bakınız bunu nasıl formüle etmiş? “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.” Demek ki, bu aydınlanma durdurulduğu takdirde, insan ne aydınlanabiliyor ve ne de fikir sahibi olabiliyor. Yarım yüzyıldır topluma “Düşünüp ne yapacaksın? Biz bunun için buradayız ve sizin için düşünüyoruz. Ne düşün ne fikir al, sadece söylenenlere inan!” diyerek, kafayı şapkaya bir türlü uyduramadık. Boşuna Mustafa Kemal, sadece toplumun başına fes yerine şapkayı oturmakla kalmadı. Bunun yanı sıra bir dizi yasaları getirterek aydınlanma için entegre bir ortam hazırladı. Bir konuşmasında ”Ülkeler çeşitlidir, ama uygarlık birdir ve bir ulusun yükselmesi için de bu biricik uygarlığa katılması gereklidir.” Yarım yüzyıldır ülkeyi yönetenler, işbirlikçiler, dış destekleyiciler hep beraber, halkın kafasının şapkaya uymaması için ellerlinden geleni yaptılar ve sonunda kafada sadece ve sadece şapka kaldı!

Bir tarihte Zürich`te verdiği konferansında ünlü eğitimcimiz, dernek yöneticisi, romancı-öykücü rahmetli Fakir BAYKURT ustamız “Aydınlanma” konusunu şöyle açıklamıştı: “Aydınlanma; “dış aydınlanma” ve “iç aydınlanma” olarak ikiye ayrılır. “Dış aydınlanma” dan insanların tekniğin ilerleyen nimetlerinden yararlanması (örneğin elektrikten, ulaşım ve iletişim araçlarından) anlaşılmalıdır. Bir de “İç aydınlanma” vardır ki, bu da kafanın içinin aydınlatılmasıdır. Dünya kuruldu kurulalı insanların kafalarının için totemlerle, dogmalarla,

 

hurafelerle tıka basa doldurulmuş hale geldiğinden, bu tür karanlıkla savaş günümüzde dahi hala sürmektedir. Ve de Türkiye gibi ülkelerde ise, alınacak yol çok daha uzundur.”

Sevgililerin sevgilisi rahmetli Fakir BAYKURT ustamızın altını çizdiği “dış aydınlanma” sözcüğün tam anlamında “şapkanın kafaya uydurulması”; buna karşılık “İç aydınlanma” da “Kafanın şapkaya uydurulması” kavramları ile örtüşmüyorlar mı? Fakir BAYKURT usta, Zürich`teki konferansını iç karanlığa karşı savaşın ilk planda, aydınlanma amacına yönelik, ezberden kaçınan, uygulamaya önem ve ağırlık veren, özgür düşünce motifli, insan aklını tinsel prangalardan kurtarırken yaratıcı zekayı geliştiren san`atları da içine alan bir eğitimle kazanabileceğini vurgulayarak noktalamıştı.

Bizler de onun Türk halkına verdiği bu çok anlamlı, çok değerli mesajını “kafaların şapkaya uydurulması” eşdeğer kavramıyla yineleme mutluluğunun doyumsuzluğunu yaşıyoruz. Ölümsüz anın önünde saygı, sevgi ile eğiliriz, Türk`ün büyük evladı Fakir BAYKURT ustamız…

 

Dr. med. Yüksel Cavlak Almanya

Dr. jur. Hüseyin Pekin İsviçre