Bağnazlığa doğru...

 

Laik Türkiye Cumhuriyeti`nin adım adım nasıl bağnazlığa doğru ilerlediğini, götürüldüğünü anlamak için 72 yıl öncesine dönmek yeter ve artar bile. Bunun için de “Kadın Hakları” na kısaca bir göz atalım. Mustafa Kemal`in bütün devrim ve ilkeleri şüphesiz çok önemlidir. Fakat bunların içinde ön plana geçen kadınlara tanınan haklardır. Laik, demokratik Türkiye`nin kurulmasından sonra, kadına toplum içinde eşit haklar tanınmıştı. Atılan bu adım, yalnız ülkede değil, yurtdışında da büyük yankı yapmıştı. Daha henüz, kadına verilen haklar, Avrupa`nın bazı ülkelerinde tanınmamışken, Türkiye`de gerçekleşmişti. 1934`te kadına seçme ve seçilme hakkı verilmişti. Bununla da kalınmamış 18 Türk kadını Türkiye Büyük Millet Meclisi`ne girmişti. Hatta 1934`den önce de yani m1928`de Avukatlar Barosu`na ilk kadın alınmıştı. Nereden nereye gelinmişti! Yüzyıllarca kadın, kafes arkasına saklanmıştı ve adeta kocasının bir kölesi halindeydi. Mecelle Yasası ile kocasına bir görünmeyen zincirle bağlanmıştı. Erkeğin “bossun” demesiyle hayatı sönebiliyordu.  Hele hele okumak, onun için bir tabu idi. 1915`yılında Darülfünun olarak adlandırılan İstanbul Üniversitesi`nde kız ve erkekler bir arada okuyor diye o zamanın Şeyhülislamı Mustafa Sabri efendi tarafından üniversitedeki edebiyat, biyoloji şubeleri kapatılmıştı...

Cumhuriyetin, Öğretim Birliği Yasası ile kızlara okuma şansı tanınmıştı. 1924 yılında, kız öğrenci sayısı 64 bin iken, bu sayı giderek artmış ve 1929`da 154 binin üstüne çıkmıştı.  Kızlar, üniversitenin her dalında tıptan tutun mühendislik, mimarlık dallarına kadar her dalda okuma şansına sahip olmuşlardı. Bugün ( sayıları göstermeliğe de indirgenmiş olsa, Türkiye % 4,2 ile dünya ülkelerinin siyasette kadın listesinin 158`inci sırasındadır)TBMM`de kadın milletvekillerimiz vardır Mustafa kemal`in kadınlara verdiği haklar sayesinde olmuştur.

Geçmişi bırakıp zamanımıza dönelim. Geçmişi bir türlü unutamayanlar, özlemini çekenler ne yapıp yapıp çağdaşlık çarkını geri çevirmeyi başardılar. Bu çarkın önemli kolları olan çağdaş eğitimi baltalamakla, Köy Enstitüleri`ni, Halkevlerini kapatmakla... Böylece bağnazlığa doğru giden yol açılmış oldu.  İnanılacak gibi değil, ama kadınların kendilerine sunulan çağdışı yöntemlerini kabul etmeleri bir gerçek olarak önümüzde!.. Medeni Yasa`ya göre, bir kadınla evlenme varken, eve eşi ikinci bir kadını imam nikahı ile sokabilmekte ve kadın bu kabullenmektedir. “Kadınlar Parkı” kurulurken, kadınlar buna karşı gelmemektedirler. Başlarını, hiçbir yerde görülmeyen bir “sıkma baş” sistemiyle kapatılmasına razı olmaktadırlar. Başı “türban” denen bir örtüyle kapatarak doktorluk yapmaya kalkmaktadırlar. Bir doktor olarak (yeni bir haber) bir erkeği muayene etmemektedir. Veya bir kadın erkek bir doktora gitmemektedir. Bütün uygar ülkelerde birlikte bir arada çalışırken, laik adı verilen Türkiye`de kadınlar ayrı erkekler ayrı yerlerde çalıştırılmaya zorlanmaktadır. Annesinin evinde başı açık olarak büyüyen bir genç kız, evlendiği zaman kocasının “kapanacaksın” sözüne itiraz etmeden itaat etmektedir. Bütün bu işaretler bağnazlığın tekrar sahneye konulduğunun işaretleri değildir de ya nedir? Bundan birkaç hafta önce bir gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapan kişi “28 Şubat`ta bir irtica kokusu vardı, ama şimdiki yönetimde böyle bir gidişat yok” demişti. Acaba ona sorsak, bunun adını ne  olarak gösterebilecektir.? Bal gibi 28 Şubat`tan daha beter irtica veya bağnazlık veya gericilik kokmaktadır!

 

Dr. Yüksel Cavlak Almanya