Türkiye`deki partileri tarif eden bir tümce!

 

Bir yerde okuduğum şu cümle muhakkak sizinde hoşunuza gidecektir. Ülkemizdeki partilerin durumlarını bir virgülle ayrılan iki cümle ne kadar güzel özetlemiş:

“Der eine wartet, dass die Zeit sich wandelt, der andere packt sie kräftig an und handelt.“

„Biri zamanın değişmesini beklerken, diğeri kuvvetle işe koyuluyor ve harekete geçiyor”

Bu uzun gibi görünen cümlenin Türkçe`deki, tam olmasa da, anlamı şu: “Armut piş ağzıma düş”

Birisi, bütün gücüyle, cumhuriyet döneminde görülmemiş işler yaparken, ülkeyi borç kapatmak için parsel parsel satarken, değerli gelir kaynaklarımızı özelleştirme adı altında satarken ve her şeyden daha da önemlisi laik modern rejimin altını üstüne getirirken (daha da sayalım mı?) yani kolları sıvamış imece usulü çalışırken, biri de yahut ta birileri de zamanın değişmesini, yani kendi çıkarına değişmesini bekliyor. Her şey gittikten sonra, her şey satıldıktan sonra, zaman ona çalışsa da kaç yazar? Bir daha sebil misali yabancılara hediye edilen mallar geri alınabilecek mi? Türkiye sebilhane mi?..

Diyelim ki, millet televizyonlar ve basın sayesinde uykuya daldı veya rahmetli Baykurt`un bir kitabında yazdığı gibi de “milletin uykusu gözünden akıyor” Yoksa sivil toplum örgütlerinin, parti yöneticilerinin de mi uykuları gözlerinden akıyor? Herhalde toplumla birlikte hepsi derin bir uykuya yatmış olmalılar ki, ülkenin nereye sürüklendiğinin farkında değiller. Onun içindir ki, bekleşip duruyorlar...

Bu rehavet (gevşeklik) içindekiler, kurtuluş yolu bulamadıklarından, sorunların çözümü için başka yerlere başvuruyorlar. Bir örnek verelim: “7 kere gittim 7 kere geldim” diyerek övünen eski cumhurbaşkanı Demirel`le “Bu memleketin hali ne olacak” diye soruyorlar. Aldıkları cevap şu:

  • “Gerek Cumhurbaşkanlığı gerekse genel seçimler için endişeye mahal bir şey görmüyorum”[ Büyük deneyimi olan böyle konuşursa, neden gece gündüz bunları tartışıyoruz? Ne güzel, armudun pişmesini ve de ağzımıza düşmesini bekleyelim!]
  • “Kurallar belli, kim kimi seçer belli. Niye endişe ediliyor ki?”[Madem kurallar var önümüzde, bekleyelim bakalım! İstediğimiz olmazsa, bu işin 7 kere tekrarı var. Değil mi?]
  • “% 10 barajıyla yapılacak bir seçimi yine temsilde adaletsizlik getirecektir”[ % 10 barajı onun zamanında da vardı. Madem adaletsizlik getiriyor bu sistem neden kendisini bunu değiştirmek istemedi?]
  • “Biz uygarlık olarak tanıdığımız Avrupa`dan kendimizi çekemeyiz.” [ Uygarlık yalnız Avrupa`da mı var?  Japonya, uygar değil mi? Uygar olmak için illa da AB treninin son vagonu olma diye bir kural var mı? Neden şimdiye kadar Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda hareket ederek ülkeyi aydınlığa götürmedi?]
  • “Türkiye dünyalı olmaktan, Avrupa değerlerine sahip çıkmaktan vazgeçemeyecektir.”[Türkiye zaten Lozan Antlaşması`ndan sonra dünyalı oldu, hem de saygın bir şekilde! Kim onu bu raydan çıkarttı? Onu söylesin içtenlikle]

Verdiği cevaplara başka eklenecek yorum varsa, lütfen ekleyip tamamlayınız!

 Her akşam televizyon ekranlarına baktığımız zaman, yıllanmış, denenmiş kişileri görüyoruz. Hep onları fikirleri, gelecek hakkındaki düşünceleri alınıyor. Tanrı aşkına, şu 70 milyonluk, 80`in üstünde üniversitesi olan bu ülkede hiç mi bilgili, vizyonu olan, iki üniversite bitirmiş, birkaç dil bilen bir genç veya orta yaşlı insan yok? 1950`den beri bu insanları görmeden doğduk, görerek büyüdük, dinleyerek yaşlandık ve gene dinleyerek onlardan önce galiba çekip gideceğiz!..Eski parti genel başkanları, eski bürokratlar, eski genel müdürler, eski, eski ve eski... Bunlarla ülke hiçbir yere varamadığına göre, hala onları dinlemenin, onların nasihatlerini almanın bir anlamı bir esprisi var mı? “Avrupa`dan vazgeçemeyiz”, “AB bizim hayat kaynağımızdır” gibi laflar ediyoruz, ama onlar gibi hareket etmek aklımıza gelmiyor! Sayısız örneklerden bir örnek: Almanya`da 45 yıl içinde 7 kere gidip 7 kere gelen bir politikacı yok. Ne duyduk ne gördük. Uzun yıllar Başbakan olarak görev yapmış olan Helmut Kohl, takdir edelim veya etmeyelim, iktidar sahnesinden aktif olarak ayrıldı. Aynı şekilde Helmut Schmidt. Bunları, deneyimlerinden dolayı ne çağıran ne de dinleyen var. Doğrusu da budur. Görevleri bitti, şimdi sırada yenileri. Demirel kendisi “Dün dündür bugün bugündür” demedi mi? Ne demişler? Geçmiş zamana mazi derler. Yani bunlar artık mazi oldular...

Eğer bunların söyledikleri sözler verdikleri öğütler, bir değer taşıyorsa, neden o zamanlar, yani iktidarda iken vermediler veya yapmadılar? 

Rahmetli Fakir Baykurt`un yazdığı gibi, halk gözlerinden akan uykuyu, elleriyle bir ovalayıp atabilse, o zaman hanyayı konyayı tam anlayacaklar. İşimiz Tanrı`ta kaldığından  “Tanrı, inşallah bize bunları görmemizi nasip eder.” Amin diyelim de tutsun bari!.... Ve daha da iyisi güzeli yazımız, Fazıl Hüsnü Dağlarca`nın şu dizileri ile noktalamak olacak sanırız.

Gön doğar tarla kuşları uçuşurlar

Ağır bir aydınlık bildiğin şafak değil

Öyle dalmış ki yüz yıllar süren uykusuna

Uyandıramazsın

Uyanacak değil.  

 

Dr. Yüksel Cavlak

Dr. Hüseyin Pekin