|
Tam ve yarım bağımsızlık üzerine
Bir ülke için bağımsızlık, daha doğrusu tam bağımsızlık o kadar çok önemli ki, Mustafa Kemal özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. demiş. Bizdeki ve diğer gelişmemiş ülkelerdeki olup bitenler ve emperyalistlerin bu ülkelerde çevirdikleri dolaplar bu sözün ne kadar doğru olduğunu göstermektedir. Gerçekten de tam bağımsızlık sadece demekle, bir ülkenin sınırlarını çizmekle ve o ülkeye bir ad koymakla olmuyor. Bu dünyada o kadar çok geri kalmış, geri bırakılmış ülkeler var ki, bunlar askeri, ekonomik ve kültürel açıdan bağımsızlıklarını kaybetmişler veya sadece kağıt üzerinde bağımlı-bağımsızlığa kavuşmuşlar. Fakat bizim ülkemiz, Mustafa Kemal`in sayesinde, emperyalizme karşı vermiş olduğu savaş sonucu tam olarak bağımsızlığına kavuşmuştu. Ancak bu sayede, Türkiye Cumhuriyeti vahşi kapitalizme kendini kabul ettirmişti. Ulusal kurtuluş savaşının parolası da ya tam bağımsızlık ya da ölüm değil miydi? Bağımsızlığın ve özgürlüğün ne kadar önemli olduğunu ve bunlardan birinin yok olmasında toplumun ne hale geleceğini Manfred Kyber (1880-1933) in yazmış olduğu Der grosse Augenblick- Büyük an) adlı hikayesiyle anlatabiliriz. Bir kuşun özgürlük hayalini anlatan bu hikayeyi, lise yıllarında Almanca ders kitabında okumuş ve duygulanmıştım. Aradan yıllar geçmesine rağmen, her okuyuşumda boğazıma bir şeylerin düğümlendiğini hissederim ve şu anda da hissetmekteyim. Hikaye şu:Yıllar önce özgür olarak bir daldan bir dala öterek uçan kuş, bir gün yakalanır ve kafese konulur ve dünyası küçülmüş kafeste oradan oraya uçarak ötmeye çalışır. Bir gün pencereden, uzaklarda görünen mavi dağlara bakarak, bu dağların arkasında güneyin olduğunu ve bir defa oraya uçtuğunu düşünür. Dağlar o kadar yakın ki, şu kafesin kapısı bir açık olsa da bir kanat çırpmada oraya uçsam diye düşünür. Bu arada güneye doğru turnaların doğru uçtuğunu görür. Kuş hüzünle kafesteki dünyasına döner! Her defasında uzaktaki yakın gibi görünen mavi dağlara bakar ve turnaların oraya uçarak kaybolduklarını seyreder. Yıllar geçer. Nihayet bir gün kafesin kapağının açık olduğunu fark eder. O beklenen büyük an gelmiştir. Kapının kenarına gelir. Sevinçten titriyordur. Etrafına bakındıktan sonra bir kanat çırpmasıyla yakındaki ağacın dalına kadar uçar. Artık hasretle gözlediği mavi dağlara, güneye doğru uçacaktı. O ne! Zar zor bir iki kanat çırpmasıyla ikinci dala kadar uçabildi. Kendinde uçacak gücü bulamadı. Çünkü yıllarca kapalı kaldığı için kanatlarının gücü azalmıştı. O çok yakın görünen mavi dağlar şimdi çook ama çook uzaktaydılar. Bu arada gene turnalar mavi dağların arkasındaki güneye doğru uçuyorlardı. Küçük kuş, başını kanatlarının arasına sokar. Bu büyük an uçup gitmişti. Şimdi bu hikayeyi alıp ülkemize ve toplumumuza uygulayalım: 1923`te büyük bir mücadele vererek bağımsızlığını ve özgürlüğünü kazanmış olan toplum, aynen bu kuş gibi özgürdü, güçlüydü ve istediği yere uçabilecek kuvvete sahipti. Birileri geldi ve toplumu kafese koyup kapısını da iyice kapadı yıllarca. Toplum yıllarca, bu kafesin ardından uzaklara bakarak ABD`nin ve AB`nin tahminlerden çok yakında olduğunu ve birilerinin er geç kapıyı açacağını ve kendisinin oralara hemen gideceğinin hayalini kurdu. Nihayet bir gün, o kapı açılmış gibi geldi onlara. Heyecanla oralara koşup gitmek istedi. İstedi, ama artık o çok yakınlarda gibi görünen ABD ve AB çoook uzaklardaydı. Oralara gidecek gücü kendinde de göremedi. Elbette ki, kendinde o güç yoktu. Açlık sınırına kadar kaydırılmıştı. Gırtlağına kadar borçlandırılmış, onuru bile kırılmıştı. Onunla da kalınmamış, Kurtuluş Savaşı ile kazanmış olduğu o kutsal bağımsızlığını da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmıştı. Nasıl bu halde o özlemini çektiği yakında gibi görünen mavi değil, ama pembe rüyaların batısında olan AB`ne gidebilecekti? İşte bu hikayede olduğu gibi, kuşun yaptığını yapmamalıyız. Umutsuzluğa kapılarak tekrar geriye dönmemeliyiz. Gücümüz azalmadan, onurumuz daha da fazla kırılmadan, kendimizi toparlayıp, bize verilen, emanet edilen bağımsızlığımızı her ne pahasına olursa olsun korumalıyız. Eğer bunu yapamazsak, nasıl o devrin itilaf devletleri Osmanlıyı yutmak istedilerse, bizi de ortadan kaldırmak için ellerinden gelenleri yapacaklardır. Batı evrendeki kara delik gibidir. Doymak bilmez, işbirlikçilerin yardımıyla topluma uydurduğu bir takım laflarla eline geçirdiği ülkeyi acımasızca yutmaya çalışır. Bu kara deliğin en tesirli silahı, ülkeyi borca boğarak mali bağımlılık yaratmaktır. Bunun ne kadar önemli olduğunu Mustafa Kemal her defasında hatırlatmıştır. Koskoca Osmanlı devletini de yıkan bu silah değil miydi? Kazanılmış bağımsızlığı, özgürlüğü geri verip, dostlarımıza(!) biraz bağımlı olmakla, eski halimize dönmek hem verdiğimiz mücadeleye hem de onun uğruna canını vermişlere ihanet etmiş oluruz. Umutsuzluğa kapılan kuşun yaptığı gibi başımızı kollarımızın arasına alarak kafese geri dönmek, kendi içimize kapanmak, kaderimize katlanmak çözüm yolu değildir. Tekrar o kuş gibi kafese girip geri kalan gücümüzü de tam yitirdiğimiz takdirde, o umut dağları değil uzak, hiç ulaşılamayacak hale gelecektir. Ulusal kurtuluş ve bağımsızlık savaşının ortalarında, 9.6.1921 günü Ankara`ya gelen Fransız diplomatı Franklin- Bouillon`a, Mustafa Kemal Paşa, tam bağımsızlık ın ne olduğunu şöyle anlatıyordu. Tam bağımsızlık, bizim bugün özerimize aldığımız görevin özüdür. Bu görevi yüklenirken ne ölçüde yapılabileceği üzerinde hiç kuşkusuz çok düşündük. Ama sonunda edindiğimiz kanı ve inanç, bunda başarı sağlayabileceğimiz yolundadır. Biz işe böyle başlamış kişileriz. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlış işler yüzünden ulusumuz, sözde bağımsızdı, ama gerçekte bağımlı bulunuyordu Biz, yaşamak isteyen, onuru ve şerefiyle yaşamak isteyen bir ulusuz Tam bağımsızlık demek, kuşkusuz siyasa, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz bunu sağlamadan ve elde etmeden barışa ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz. Özgürlük be bağımsızlık benim öz yapımdır diyen ölümsüz ATA`mızın işte bizlere bıraktığı manevi mirasın anlam ve öneminin bizzat kendi ağzından, canından çok sevdiği ulusuna açıklaması budur. Ve ATA`yı gerçekten sevmek, O`nun fikirlerini sevmek ve uygulamaktır.
Dr. med.Yüksel Cavlak Almanya Dr. jur. Hüseyin Pekin İsviçre
|