Üstü kaval altı şişhane

 

Her dilde olduğu gibi bizim dilimizde de çok güzel, yer ve zamana uyan deyimler var. İşte bunlardan biri de “Üstü kaval altı Şişhane” deyimi. Biliyorsunuz bu deyim daha ziyade giyimi eleştirmek için söylenmektedir, ama galiba 21 ìnci yüzyıl Türkiye`sinde ağızdan çıkanlar için de söylenebilir. “Türban” konusu ortaya atıldı mı, bazı kesim heyheyleşiyor!  “Vay efendim, sen benim başımın örtüsüne ne karışıyorsun” diyerek ortalığı yerle bir ediyorlar. Şöyle uzaktan bu giysiyi takanlara bir baksalar kendileri zaten harekete geçecekler ve yapılan eleştirilerin doğru olduğunu anlayacaklar. Yalnız onlar değil bunu takanlar da! Şimdi yukarıdan aşağıya doğru bir bakalım: Başı örten kumaşın arka tarafında kuş yuvasını andıran bir yuvarlak. Alının yarısı ve boyun kapalı. Aşağıya doğru bakıyoruz.  Boyundan ta yerlere kadar, asfalt veya kaldırıma değecek uzunlukta omuz bölgesi, sanki birkaç vatka doldurulmuş dik duran bir manto. Bu manto bazen, kumaştan bazen de Jeans`den yapılmış. Bu genel görünüş. Birde, başka bir görünüş var ki, bunu anlamak imkânsız! Gene başta türban, orta kısmı kaplayan herhangi dar bir ceket. Aşağılara doğru iniyoruz. Dar bir jeans pantolon ve göze batan bir aksesuarı bol olan kuşak. Ayakkabılara gelince; ya jimnastik ayakkabısı veya sivri topluklu modern görünüşlü ayakkabılar göze çarpmaktadır.  Bazılarında da yüz makyajı, abartılı bir şekilde!

Şimdi şöyle bir mantık kuralım. Eğer kadının örtünmesi, Kur`anda tarif edildiyse, herhalde bu kuralın her yerde yani her İslam ülkesinde aynı olması gerekmez mi? Arap ülkelerine bakıyorsunuz, buralarda kadınların giysileri birbirinden çok farklı. Türkiye`de icat edilen bu sistem hiçbir Arap ülkesinde yok! Demek ki, bu sistem bizim ülkemize mahsus bir buluş. Kimler tarafından? Müslümanlığı kendine göre tarif edenler tarafından... Dubai`e gidenler görmüşlerdir. Burada kadınlar da farklı örtünüyorlar. Fakat üstlerinde giydikleri giysileri kapatan çok ince bir siyah kumaş var. Kimisinin yüzü açık, kimisinin yüzü siyah peçe ile kapalı. Bazıları da sadece başlarını, ülkemizde yüzyıllardır adet olan başörtüsüyle kapatıyor. Bu başörtüsü de siyah tabi ki!

Şimdi bütün bunları görüp, bizimkilerle kıyasladıktan sonra, istemeyerek insanın aklına “Üstü kaval altı Şişhane” demek geliyor.

Erkekleri de burada unutmamak lazım. Onlar da ayrı bir âlem! Başta beyaz bir takke, elde koca bir tespih ve pantolon yerine şalvar gibi bir şey! Bütün bu manzaralarda nerede görülüyor? Mustafa Kemal`in, bundan 83 yıl önce kadın –erkek eşitliğinin tanındığı, bir yasa ile kılık kıyafetin nasıl olacağı belirtildiği laik Türkiye Cumhuriyeti`nde. Ne kadar hüzün verici, acı verici değil mi?

Gerçi kadınların giyim kuşamı için Cumhuriyet döneminde herhangi bir yasa çıkartılmamış, bu durum, ekonomik nedenlerle, doğal gelişmenin akışına bırakılmıştır. Öte yandan, o dönemde nüfusun büyük bir kısmı köylerde yaşamakta ve köy kadınları ise olağan giysilerle evinde, bağında, bahçesinde çalışmakta kaç-göz nedir bilmezlerdi. Ne zaman ki, kırsal kesimden büyük kentlerin varoşlarına doğru akın başladı, işte o zaman her şey bozulmaya başladı. Doğal gelişmede, ileriye değil geriye doğru oldu. Gerileme doğru gidiş İslam öncesine uzansaydı, sorun yoktu. İslam öncesinde Türk kadını, erkeği ile eşit durumda idi. İslamiyet`e girdikten sonra da iyi durumda olmamsı gerekirdi. Ne var ki, İslam dininin kutsal kitabının ayetlerinin yorumlanmasında, çoğu kez Arap gelenekleri veya kişisel yararlar nedeniyle Kur`an ayetlerin yorumlarının gerçek hedefinden saptırıldığı görüldü. Örnek: Kur`anın Ahzap Suresi`ndeki ayette, kadınların dışarı çıkarken üstlerini bir örtü ile örtmeleri, onların özgür ve namuslu kadınlar olduklarının anlaşılması için, buyrulmuş iken ve bunun gibi Nur Suresi`ndeki ayette, başörtüsünün yakaların üzerine salıklaşması buyrulmuşken, bundan bitmez tükenmez “türban” tartışmaları türetilmiştir. Ve işte size, İslam âleminin üzerine karanlığın çökmesinin hatırı sayılır nedenlerinden biri. Ve cumhuriyet bütün bu kısır çekişmelere son vermek için vardır ve var olacaktır da!

  

 

Dr. Yüksel Cavlak

Dr. Hüseyin Pekin

şişhane

 

Her dilde olduğu gibi bizim dilimizde de çok güzel, yer ve zamana uyan deyimler var. İşte bunlardan biri de “Üstü kaval altı Şişhane” deyimi. Biliyorsunuz bu deyim daha ziyade giyimi eleştirmek için söylenmektedir, ama galiba 21 ìnci yüzyıl Türkiye`sinde ağızdan çıkanlar için de söylenebilir. “Türban” konusu ortaya atıldı mı, bazı kesim heyheyleşiyor!  “Vay efendim, sen benim başımın örtüsüne ne karışıyorsun” diyerek ortalığı yerle bir ediyorlar. Şöyle uzaktan bu giysiyi takanlara bir baksalar kendileri zaten harekete geçecekler ve yapılan eleştirilerin doğru olduğunu anlayacaklar. Yalnız onlar değil bunu takanlar da! Şimdi yukarıdan aşağıya doğru bir bakalım: Başı örten kumaşın arka tarafında kuş yuvasını andıran bir yuvarlak. Alının yarısı ve boyun kapalı. Aşağıya doğru bakıyoruz.  Boyundan ta yerlere kadar, asfalt veya kaldırıma değecek uzunlukta omuz bölgesi, sanki birkaç vatka doldurulmuş dik duran bir manto. Bu manto bazen, kumaştan bazen de Jeans`den yapılmış. Bu genel görünüş. Birde, başka bir görünüş var ki, bunu anlamak imkânsız! Gene başta türban, orta kısmı kaplayan herhangi dar bir ceket. Aşağılara doğru iniyoruz. Dar bir jeans pantolon ve göze batan bir aksesuarı bol olan kuşak. Ayakkabılara gelince; ya jimnastik ayakkabısı veya sivri topluklu modern görünüşlü ayakkabılar göze çarpmaktadır.  Bazılarında da yüz makyajı, abartılı bir şekilde!

Şimdi şöyle bir mantık kuralım. Eğer kadının örtünmesi, Kur`anda tarif edildiyse, herhalde bu kuralın her yerde yani her İslam ülkesinde aynı olması gerekmez mi? Arap ülkelerine bakıyorsunuz, buralarda kadınların giysileri birbirinden çok farklı. Türkiye`de icat edilen bu sistem hiçbir Arap ülkesinde yok! Demek ki, bu sistem bizim ülkemize mahsus bir buluş. Kimler tarafından? Müslümanlığı kendine göre tarif edenler tarafından... Dubai`e gidenler görmüşlerdir. Burada kadınlar da farklı örtünüyorlar. Fakat üstlerinde giydikleri giysileri kapatan çok ince bir siyah kumaş var. Kimisinin yüzü açık, kimisinin yüzü siyah peçe ile kapalı. Bazıları da sadece başlarını, ülkemizde yüzyıllardır adet olan başörtüsüyle kapatıyor. Bu başörtüsü de siyah tabi ki!

Şimdi bütün bunları görüp, bizimkilerle kıyasladıktan sonra, istemeyerek insanın aklına “Üstü kaval altı Şişhane” demek geliyor.

Erkekleri de burada unutmamak lazım. Onlar da ayrı bir âlem! Başta beyaz bir takke, elde koca bir tespih ve pantolon yerine şalvar gibi bir şey! Bütün bu manzaralarda nerede görülüyor? Mustafa Kemal`in, bundan 83 yıl önce kadın –erkek eşitliğinin tanındığı, bir yasa ile kılık kıyafetin nasıl olacağı belirtildiği laik Türkiye Cumhuriyeti`nde. Ne kadar hüzün verici, acı verici değil mi?

Gerçi kadınların giyim kuşamı için Cumhuriyet döneminde herhangi bir yasa çıkartılmamış, bu durum, ekonomik nedenlerle, doğal gelişmenin akışına bırakılmıştır. Öte yandan, o dönemde nüfusun büyük bir kısmı köylerde yaşamakta ve köy kadınları ise olağan giysilerle evinde, bağında, bahçesinde çalışmakta kaç-göz nedir bilmezlerdi. Ne zaman ki, kırsal kesimden büyük kentlerin varoşlarına doğru akın başladı, işte o zaman her şey bozulmaya başladı. Doğal gelişmede, ileriye değil geriye doğru oldu. Gerileme doğru gidiş İslam öncesine uzansaydı, sorun yoktu. İslam öncesinde Türk kadını, erkeği ile eşit durumda idi. İslamiyet`e girdikten sonra da iyi durumda olmamsı gerekirdi. Ne var ki, İslam dininin kutsal kitabının ayetlerinin yorumlanmasında, çoğu kez Arap gelenekleri veya kişisel yararlar nedeniyle Kur`an ayetlerin yorumlarının gerçek hedefinden saptırıldığı görüldü. Örnek: Kur`anın Ahzap Suresi`ndeki ayette, kadınların dışarı çıkarken üstlerini bir örtü ile örtmeleri, onların özgür ve namuslu kadınlar olduklarının anlaşılması için, buyrulmuş iken ve bunun gibi Nur Suresi`ndeki ayette, başörtüsünün yakaların üzerine salıklaşması buyrulmuşken, bundan bitmez tükenmez “türban” tartışmaları türetilmiştir. Ve işte size, İslam âleminin üzerine karanlığın çökmesinin hatırı sayılır nedenlerinden biri. Ve cumhuriyet bütün bu kısır çekişmelere son vermek için vardır ve var olacaktır da!

  

 

Dr. Yüksel Cavlak

Dr. Hüseyin Pekin