|
Köy Enstitüleri`ni
hatırlatalım dedik
Yazımıza İsmail Hakkı Tonguç`un- Tonguç babanın şu öyküsüyle
başlamak istiyoruz. Tonguç baba İstanbul`a okumak için gelir. Maddi yardıma
ihtiyacı olduğunu için hemşerisi olan Paşa`ya gider ve derdini anlatır.
Hemşerisi olan paşa,,`dan aldığı cevap hayır dır. Daha doğrusu Paşa Tonguç
babayı kovar. İçinden,Sen ve senin gibi düşünenlerin yüzünden bu memleketin
insanları bu hale geldiler, cahil kaldılar. Ben okuyacağım ve benim gibi
olanlara yardım edeceğim diyerek oradan ayrılır.
Tonguç babanın o genç yaşlarda paşa için düşündükleri bu
sözler Osmanlı dönemi için geçerli olduğu gibi, ne acıklı ve hüzünlüdür ki,
şu andaki Türkiye Cumhuriyeti için de geçerli. Demek ki yıllar bu sözü
yalancı çıkartmamış ve yıpratmamış!
Osmanlı döneminde fakirliğin yanı sıra cehalet de ayyuka
çıkmıştı. Eğitimden uzak bırakılmış, okumayı yazmayı bilmeyen halk ne
çevresindeki ne dünyadaki ve ne de kendisinin anlayamadığı dilde konuşan
Osmanlı yöneticilerini anlayabiliyordu. Bu çilekeş, cefakar, kendi
dertleriyle baş başa bırakılmış halkın okumaya, yazmaya, çevresini, dünyayı
en önemlisi kendisini yönetenleri anlamaya hakkı vardı. Mustafa Kemal`in
önderliğinde bir ışık, bir eğitim ışığı yakıldı. Halk, tıpkı geceleri yanan
petrol lambası etrafında dönen, toplanan pervaneler gibi, bu ışığa doğru
koştular, etrafında toplandılar. Bu aydınlık odakları Millet Mektepleri,
Halkevleri ve Köy Enstitüleri`ydiler. Yeni kurulan çağdaş devlet bu yolda
ilerleyerek uygar devletlerin yanında yer alacaktı.
Tonguç babanın,Köy mezarlarında yatan aydınların sayıları
çoğalmadıkça, bu memleket aydınlanamaz. Sözü bu çağdaşlaşmayı, halkın
aydınlanmasını çok açık bir şekilde ifade etmektedir.
İşte bunun içindir ki, Köy Enstitüleri`nin kurulmasına karar
verildi. Bu enstitüler`de yetişen genç öğretmenler, köylerine gidip köylüye
okumayı yazmayı öğretecek ve hatta tarım alanında yardımcı olacak onları
bilgilendireceklerdi. Öyle de oldu! Ne diyor Brecht şiirinde?
Sürgünde misin, öğren
Zindanda mısın, öğren
Mutfakta mısın, öğren
Altmışında mısın, öğren
Köy Enstitüleri de işte bu doğrultuda harekete geçti.
Parolaları da buydu! Çıkarılan b,r yasa ile 17 Nisan 1940`da bu Enstitüler
resmiyet kazandı. Mustafa Kemal`in 1 Mart 1922`de TBMM`de
İşte bu köylüler
ki, bugüne dek eğitim ve öğretim aydınlığından yoksun bırakılmıştır.
Sözünden de anlaşıldığı gibi, köylüler ve işçiler yani halk için eğitim ve
öğretim tabu idi. Bütün halk bu aydınlanma odakları sayesinde okuma yazmayı
öğreniyor, çevresini, dünyayı ve kendisine yapılanları anlamaya başlıyordu.
İşte bu ilerleme, bu aydınlanma ülkenin ve onların felaketi oldu!
Sen misin bu sözleri söyleyen? Sen misin halkı aydınlatmaya
kalkan? Sen misin Köylü efendimizdir diyen? Tonguç babanın paşası gibiler
ve kendilerine aydın olanlar Köylüyü, halkı uyandırıp başımıza dert mi
açacağız? diyen zihniyet hemen harekete geçerek bin bir dalaverelerle,
eğitimin her alanında olduğu gibi, Köy Enstitüleri`ne de kancayı attılar. Ve
sonunda da başarılı oldular. Ülkeye demokrasi getiriyoruz diye iktidara
gelenler, eninde sonunda 1954 yılında Köy Enstitüleri kapatıldı. Böylece
Cumhuriyet öncesi devrini özleyenler muratlarına ermiş oldular. Demokrat
Parti`nin iktidara gelişiyle yavaş yavaş çağdaş eğitime pranga vurulmaya
başlamıştı. İktidara gelişlerinden 5 yıl sonra yani 1955`te iktidar Siz
isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz diyecek duruma gelmişti.
Hilafet gelmedi, ama 27 Mayıs devrimi geldi. Geldi de ne oldu? Bir iki
kıpırdamalar olduysa da hepsi yüzeysel kaldı. Arka arkaya gelen partiler üç
aşağı beş yukarı demokrat partinin başlatmış olduğu anti Kemalizm yolunda
yürümeye devam ettiler. Kemalizm`in içi boşaltılırken, çağdaş eğitim bir
tarafa atılırken, Köy Enstitüleri hakkında cılız sesler çıksa da ciddi bir
şeyler yapılamadı. Elbette ki Köy Enstitüleri`nin, kuruluş yıllarında olduğu
gibi, faaliyette bulunması söz konusu olamazdı, ama buna benzer bir hareket
yapılarak köylüye çağımıza uygun bir eğitim sunulabilinirdi. Muhakkak ki, bu
düşünüş şimdiki ve bundan önceki hükümetlerden beklenemezdi. Ne yazık ki,
aydın kesimden de hiçbir ses çıkmadı. Çıkan seslerde göstermelikti. Bir
örnek; 17 Nisan Köy Enstitüleri`nin kuruluş yılı kutlamasında ( Güney
ilimizdeki bir Köy Enstitüsü binasında), o devri yaşamış olan Köy Enstitülü
mezunu öğretmenler bir araya gelmişlerdi. Bir Atatürkçü Düşünce Derneği`nin
başkanı kürsüye çıkarak yumruk yaptığı elini havaya kaldırarak Köy
Enstitüleri kapanmasaydı diye başladı nutuk atmaya. Konuşma uzadıkça,
salondaki öğretmenlerin sayıları da azalmaya başladı. Çünkü boş konuşuyordu,
laf olsun torba dolsun diye konuşuyordu! Halbuki salondaki o nur yüzlü,
yaşlı gençler daha başka bir konuşma bekliyorlardı. Onlar bekliyorlardı ki,
Arkadaşlar var mısınız yeniden bu Köy Enstitüsü`nü canlandıralım? Hepimiz
gönüllü olarak bu görevi üstlenelim? sözü başkanın ağzından çıksın. Bahçeye
doluşmuş olan öğretmenler yaptığımız sohbette gerçekten de böyle bir görev
bekliyorlardı. Onun için her yıl 17 Nisan`ı anmak yerine aydınların,
Atatürkçülerin, ADD yöneticilerinin, boş laf yerine, Köy Enstitülerine
benzer bir kuruluşun hayata geçirilmesi için seslerini çıkarmaları, toplumu
harekete geçirmeleri gerekmez mi? Onlar bunu yapmak yerine, diğer milli
bayramlarda olduğu gibi, burada da yaldızlı laflar edip, o günü atlatmayı
tercih etmektedirler. Leyleğin ömrü laklakla geçermiş, aydınlarda kendi
aralarında mırıldanırken, başkaları da alır çağdaş eğitimi, aynen DP
zamanında olduğu gibi rafa kaldırır dinsel eğitimi gözlerimize baka baka
yerine oturtur.
ABD`nin Dewey`i, Almanya`nın Kerschensteiner`i, İsviçre`nin
Pestalozzi`vardı. Bizim de bir İsmail Hakkı Tonguç`umuz, Tonguç babamız
vardı, ama kıymetini bilemedik, diğer değerlerimizin kıymetlerini
bilemediğimiz gibi
Günümüzde, Hindistan`ın Pondichery eyaletinde, motoru,
üretime dönük eğitim den, UNESCO`nun desteğinde :Çevreci Yaşam Köyleri(Biovillages)
projesi başlatılmış bulunuyor. Proje, bizim yarım yüzyıl öncesinde
başlattığımız Köy Enstitüleri modelinin kalkınma yolundaki yörelere
yönelik güncel yorumuyla (versiyon) örtüşen bir girişim olarak
tanımlanabilir. Böylece, ülkemizdeki, Köy Enstitüleri savunucularının
inançlarında ne kadar haklı oldukları, UNESCO gibi saygın bir uluslar arası
eğitim-bilim- kültür kuruluşu tarafından da onaylanmış olmaktadır.
Hindistan`da uygulanan Çevreci Yaşam Köyleri projesi,
kırsal doğasındaki ve tarımındaki gelişmelerde meydana gelen
dengesizliklerin, eşitsizliklerin kaldırılmasına ağırlık vererek doğanın
özgün yapısının korunmasını, yoksulluğun ve cehaletin yenilmesini, özellikle
de kadınların toplum içindeki değerinin yüceltilmesini amaçlamaktadır.
Projenin başarısında, kırsal kesim halkları ile olan ilişkilerin özel bir
önemi vardır. Bu yoksul insanlar, çok az okur-yazar olsalar ya da hiç
okur-yazar olmasalar da, hiçbir sorun yaratmadan yeni teknolojileri gayet
güzel kavrayabildiklerini sergilemişlerdir. Ancak tek bir koşul ile:
Dersliklerde anlatılanların ezberleme yoluyla kazanılması ile değil,
uygulama ile, çalışarak öğrenilmesi yoluyla. Yani, bizim Köy Enstitüleri`nde
uygulanan, işliklerdeki, tarlalardaki öğrenim yöntemi ile. Ne var ki,
Hindistan`da uygulanan projenin, bizim Köy Enstitüleri`mizde, eksik kalmış
olan bir yaşamsal boyutu var: Kırsal kesim halkı ile doğrudan ekonomik yarar
ilişkisi (paylaşım) boyutu. Bu amaçla, projeye maddi destek sağlanması ve
Çevreci Yaşam Köyleri Meclisi gibi örgütsel yapılanma yoluyla kırsal kesim
halkı ile bütünleşilmesi, yani halka doğrudan ekonomik çıkar sağlanması.
Elbette ki, özellikle başlangıç yıllarında, bizde bu yapılamazdı. Ne
yaparsınız ki, gerçeklik hemen daima ağır basmaktadır. Böylece, bizde,
kırsal kesim halkı toprak ağalarının çemberinden kurtulamamış, Köy
Enstitüleri`nin DP tarafından kapatılmasına seyirci kalmanın da ötesinde
desteklemiştir bile.Ve de Köy Enstitüleri`nin savunulması, enstitü
çıkışlılarla, ulusal-toplumcu aydınların omuzlarına yüklenmiştir. Görüldüğü
gibi onlarında yıkıma engel olabilecek yeterli güçleri olamamıştır.
Peki, bundan sonrasında ne yapılabilir? Köy Enstitüleri
yeniden yaşama geçirilebilir mi? Bunun doğru yanıtını bulabilmek için önce
sorunun ne olduğunu düşünelim. Sorun şudur: Köy Enstitüleri deneyiminin
eksik kalan yönünün örneğin Hindistan gibi bir ülkenin, bu alandaki
kazanımlarından da yararlanarak tamamlanması ve de sonuçta Kırsal Kesim
Kalkınma ve Teknoloji okulları ve yüksek okulları gibi yeni bir yapılanmaya
gidilmesidir. Bol sayıda, derslik eğitimi yapan üniversiteler açılması,
ezbere dayanan eğitimin daha da yaygınlaştırılması yoluyla hiçbir yere
varılamayacağını (halkımızın daha da yoksullaşmasına ve de cahilleşmesine
sebebiyet vermenin dışında) herhalde anlamalıyız artık!
Bu münasebetle Köy Enstitüleri`nin kurucu öncülerine,
Mustafa Kemal ATATÜRK, İsmet İNÖNÜ, Saffet ARIKAN, Hasan Ali YÜCEL, İsmail
Hakkı TONGUÇ, Rauf İNAN ve diğer emekleri geçen Türk`ün gerçek dostlarına en
derin saygı, sevgi ve şükranlarımızı iletiriz.
Dr. med. Yüksel CAVLAK Almanya
Dr.jur. Hüseyin Pekin İsviçre
|