"Amerika`da DEWEY, Almanya`da KERSCHENSTEİNER, İsviçre`de PESTALOZZİ, Türkiye`de İSMAİL HAKKI TONGUÇ-TONGUÇ BABA vardı"

Köy Enstitüleri`ni hatırlatalım dedik

 

Yazımıza İsmail Hakkı Tonguç`un- Tonguç babanın şu öyküsüyle başlamak istiyoruz. Tonguç baba İstanbul`a okumak için gelir. Maddi yardıma ihtiyacı olduğunu için hemşerisi olan Paşa`ya gider ve derdini anlatır. Hemşerisi olan paşa,,`dan aldığı cevap “hayır” dır. Daha doğrusu Paşa Tonguç babayı kovar. İçinden,“Sen ve senin gibi düşünenlerin yüzünden bu memleketin insanları bu hale geldiler, cahil kaldılar. Ben okuyacağım ve benim gibi olanlara yardım edeceğim” diyerek oradan ayrılır.

Tonguç babanın  o genç yaşlarda paşa için düşündükleri bu sözler Osmanlı dönemi için geçerli olduğu gibi, ne acıklı ve hüzünlüdür ki, şu andaki Türkiye Cumhuriyeti için de geçerli. Demek ki yıllar bu sözü yalancı çıkartmamış ve yıpratmamış!

Osmanlı döneminde fakirliğin yanı sıra cehalet de ayyuka çıkmıştı. Eğitimden uzak bırakılmış, okumayı yazmayı bilmeyen halk ne çevresindeki ne dünyadaki ve ne de  kendisinin anlayamadığı dilde konuşan Osmanlı yöneticilerini anlayabiliyordu. Bu çilekeş, cefakar, kendi dertleriyle baş başa bırakılmış halkın okumaya, yazmaya, çevresini, dünyayı en önemlisi kendisini yönetenleri anlamaya hakkı vardı. Mustafa Kemal`in önderliğinde bir ışık, bir eğitim ışığı yakıldı. Halk, tıpkı geceleri yanan petrol lambası etrafında dönen, toplanan pervaneler gibi, bu ışığa doğru koştular, etrafında toplandılar. Bu aydınlık odakları Millet Mektepleri, Halkevleri ve Köy Enstitüleri`ydiler.  Yeni kurulan çağdaş devlet bu yolda ilerleyerek uygar devletlerin yanında yer alacaktı.

 Tonguç babanın,“Köy mezarlarında yatan aydınların sayıları çoğalmadıkça, bu memleket aydınlanamaz.” Sözü bu çağdaşlaşmayı, halkın aydınlanmasını çok açık bir şekilde ifade etmektedir.

İşte bunun içindir ki, Köy Enstitüleri`nin kurulmasına karar verildi.  Bu enstitüler`de yetişen genç öğretmenler, köylerine gidip köylüye okumayı yazmayı öğretecek ve hatta tarım alanında yardımcı olacak onları bilgilendireceklerdi. Öyle de oldu!  Ne diyor “Brecht şiirinde?

Sürgünde misin, öğren

Zindanda mısın, öğren

Mutfakta mısın, öğren

Altmışında mısın, öğren”

Köy Enstitüleri de işte bu doğrultuda harekete geçti. Parolaları da buydu! Çıkarılan b,r yasa ile 17 Nisan 1940`da bu Enstitüler resmiyet kazandı. Mustafa Kemal`in 1 Mart 1922`de TBMM`de “…İşte bu köylüler ki, bugüne dek eğitim ve öğretim aydınlığından yoksun bırakılmıştır.” Sözünden de anlaşıldığı gibi, köylüler ve işçiler yani halk için eğitim ve öğretim tabu idi.  Bütün halk bu aydınlanma odakları sayesinde okuma yazmayı öğreniyor, çevresini, dünyayı ve kendisine yapılanları anlamaya başlıyordu. İşte bu ilerleme, bu aydınlanma ülkenin ve onların felaketi oldu!

Sen misin bu sözleri söyleyen? Sen misin halkı aydınlatmaya kalkan? Sen misin “Köylü efendimizdir” diyen? Tonguç babanın paşası gibiler ve kendilerine aydın olanlar “Köylüyü, halkı uyandırıp başımıza dert mi açacağız?” diyen zihniyet hemen harekete geçerek bin bir dalaverelerle, eğitimin her alanında olduğu gibi, Köy Enstitüleri`ne de kancayı attılar. Ve sonunda da başarılı oldular. Ülkeye demokrasi getiriyoruz diye iktidara gelenler, eninde sonunda 1954 yılında Köy Enstitüleri kapatıldı. Böylece Cumhuriyet öncesi devrini özleyenler muratlarına ermiş oldular. Demokrat Parti`nin iktidara gelişiyle yavaş yavaş çağdaş eğitime pranga vurulmaya başlamıştı. İktidara gelişlerinden 5 yıl sonra yani 1955`te iktidar “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz” diyecek duruma gelmişti. Hilafet gelmedi, ama 27 Mayıs devrimi geldi. Geldi de ne oldu? Bir iki kıpırdamalar olduysa da hepsi yüzeysel kaldı. Arka arkaya gelen partiler üç aşağı beş yukarı demokrat partinin başlatmış olduğu anti Kemalizm yolunda yürümeye devam ettiler. Kemalizm`in içi boşaltılırken, çağdaş eğitim bir tarafa atılırken, Köy Enstitüleri hakkında cılız sesler çıksa da ciddi bir şeyler yapılamadı. Elbette ki Köy Enstitüleri`nin, kuruluş yıllarında olduğu gibi, faaliyette bulunması söz konusu olamazdı, ama buna benzer bir hareket yapılarak köylüye çağımıza uygun bir eğitim sunulabilinirdi. Muhakkak ki, bu düşünüş şimdiki ve bundan önceki hükümetlerden beklenemezdi. Ne yazık ki, aydın kesimden de hiçbir ses çıkmadı. Çıkan seslerde göstermelikti. Bir örnek; 17 Nisan Köy Enstitüleri`nin kuruluş yılı kutlamasında ( Güney ilimizdeki bir Köy Enstitüsü binasında), o devri yaşamış olan Köy Enstitülü mezunu öğretmenler bir araya gelmişlerdi. Bir Atatürkçü Düşünce Derneği`nin başkanı kürsüye çıkarak yumruk yaptığı elini havaya kaldırarak “Köy Enstitüleri kapanmasaydı” diye başladı nutuk atmaya. Konuşma uzadıkça, salondaki öğretmenlerin sayıları da azalmaya başladı. Çünkü boş konuşuyordu, laf olsun torba dolsun diye konuşuyordu! Halbuki salondaki o nur yüzlü, yaşlı gençler daha başka bir konuşma bekliyorlardı. Onlar bekliyorlardı ki, “Arkadaşlar var mısınız yeniden bu Köy Enstitüsü`nü canlandıralım? Hepimiz gönüllü olarak bu görevi üstlenelim?” sözü başkanın ağzından çıksın. Bahçeye doluşmuş olan öğretmenler yaptığımız sohbette gerçekten de böyle bir görev bekliyorlardı. Onun için her yıl 17 Nisan`ı anmak yerine aydınların, Atatürkçülerin, ADD yöneticilerinin, boş laf yerine, Köy Enstitülerine benzer bir kuruluşun hayata geçirilmesi için seslerini çıkarmaları, toplumu harekete geçirmeleri gerekmez mi? Onlar bunu yapmak yerine, diğer milli bayramlarda olduğu gibi, burada da yaldızlı laflar edip, o günü atlatmayı tercih etmektedirler.  Leyleğin ömrü laklakla geçermiş, aydınlarda kendi aralarında mırıldanırken, başkaları da alır çağdaş eğitimi, aynen DP zamanında olduğu gibi rafa kaldırır dinsel eğitimi gözlerimize baka baka yerine oturtur.

ABD`nin Dewey`i, Almanya`nın Kerschensteiner`i, İsviçre`nin Pestalozzi`vardı. Bizim de bir İsmail Hakkı Tonguç`umuz, Tonguç babamız vardı, ama kıymetini bilemedik, diğer değerlerimizin kıymetlerini bilemediğimiz gibi…

Günümüzde, Hindistan`ın Pondichery eyaletinde, motoru, “üretime dönük eğitim” den, UNESCO`nun desteğinde “:Çevreci Yaşam Köyleri(Biovillages)” projesi başlatılmış bulunuyor. Proje, bizim yarım yüzyıl öncesinde başlattığımız “Köy Enstitüleri” modelinin kalkınma yolundaki yörelere yönelik güncel yorumuyla (versiyon) örtüşen bir girişim olarak tanımlanabilir. Böylece, ülkemizdeki, “Köy Enstitüleri” savunucularının inançlarında ne kadar haklı oldukları, UNESCO gibi saygın bir uluslar arası eğitim-bilim- kültür kuruluşu tarafından da onaylanmış olmaktadır.

Hindistan`da uygulanan “Çevreci Yaşam Köyleri” projesi, kırsal doğasındaki ve tarımındaki gelişmelerde meydana gelen dengesizliklerin, eşitsizliklerin kaldırılmasına ağırlık vererek doğanın özgün yapısının korunmasını, yoksulluğun ve cehaletin yenilmesini, özellikle de kadınların toplum içindeki değerinin yüceltilmesini amaçlamaktadır. Projenin başarısında, kırsal kesim halkları ile olan ilişkilerin özel bir önemi vardır. Bu yoksul insanlar, çok az okur-yazar olsalar ya da hiç okur-yazar olmasalar da, hiçbir sorun yaratmadan yeni teknolojileri gayet güzel kavrayabildiklerini sergilemişlerdir. Ancak tek bir koşul ile: Dersliklerde anlatılanların ezberleme yoluyla kazanılması ile değil, uygulama ile, çalışarak öğrenilmesi yoluyla. Yani, bizim Köy Enstitüleri`nde uygulanan, işliklerdeki, tarlalardaki öğrenim yöntemi ile. Ne var ki, Hindistan`da uygulanan projenin,  bizim Köy Enstitüleri`mizde, eksik kalmış olan bir yaşamsal boyutu var: Kırsal kesim halkı ile doğrudan ekonomik yarar ilişkisi (paylaşım) boyutu. Bu amaçla, projeye maddi destek sağlanması ve “Çevreci Yaşam Köyleri Meclisi” gibi örgütsel yapılanma yoluyla kırsal kesim halkı ile bütünleşilmesi, yani halka doğrudan ekonomik çıkar sağlanması. Elbette ki, özellikle başlangıç yıllarında, bizde bu yapılamazdı. Ne yaparsınız ki, gerçeklik hemen daima ağır basmaktadır. Böylece, bizde, kırsal kesim halkı toprak ağalarının çemberinden kurtulamamış, Köy Enstitüleri`nin DP tarafından kapatılmasına seyirci kalmanın da ötesinde desteklemiştir bile.Ve de Köy Enstitüleri`nin savunulması, enstitü çıkışlılarla, ulusal-toplumcu aydınların omuzlarına yüklenmiştir. Görüldüğü gibi onlarında yıkıma engel olabilecek yeterli güçleri olamamıştır.

Peki, bundan sonrasında ne yapılabilir? Köy Enstitüleri yeniden yaşama geçirilebilir mi? Bunun doğru yanıtını bulabilmek için önce sorunun ne olduğunu düşünelim. Sorun şudur: Köy Enstitüleri deneyiminin eksik kalan yönünün örneğin Hindistan gibi bir ülkenin, bu alandaki kazanımlarından da yararlanarak tamamlanması ve de sonuçta “Kırsal Kesim Kalkınma ve Teknoloji” okulları ve yüksek okulları gibi yeni bir yapılanmaya gidilmesidir. Bol sayıda, derslik eğitimi yapan üniversiteler açılması, ezbere dayanan eğitimin daha da yaygınlaştırılması yoluyla hiçbir yere varılamayacağını (halkımızın daha da yoksullaşmasına ve de cahilleşmesine sebebiyet vermenin dışında) herhalde anlamalıyız artık!

Bu münasebetle Köy Enstitüleri`nin kurucu öncülerine, Mustafa Kemal ATATÜRK, İsmet İNÖNÜ, Saffet ARIKAN, Hasan Ali YÜCEL, İsmail Hakkı TONGUÇ, Rauf İNAN ve diğer emekleri geçen Türk`ün gerçek dostlarına en derin saygı, sevgi ve şükranlarımızı iletiriz.

 

Dr. med. Yüksel CAVLAK Almanya

Dr.jur. Hüseyin Pekin İsviçre