|
Ulusal egemenlik kimde acaba?
Türkiye Cumhuriyeti`nin Nisan ayında önemli bir günü vardır; o da 23 Nisan. Bu tarihte yani 23 Nisan 1920`de halka dayalı bir devletin ilk meclisi Ankara`da toplanmıştı. Bu tarih, açılacak meclisle ulusal egemenliğin başlangıcıydı. Bu sihirli cümle Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur yıllardır TBMM`nin duvarını süsler. Yaşamı boyunca sevdiği ülkesi ve halkı için her şeyi inceden inceye düşünen Mustafa Kemal, bu önemli ve mutlu günü çocuklara armağan etmişti. İşte o günden beri 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı`nı büyük coşku ile kutlanırız. Mustafa Kemal, bu günü çocuklara armağan etmekle ilk meclisin açılış tarihini de, sonsuza dek hatırlanması için, bir bayramla perçinlemiş oldu. Geçen bu 86 yıl içinde, ne yazık ki, doğada olduğu gibi bu Ulusal egemenlik ve Çocuk Bayramdaki Ulusal Egemenlik erozyona uğradı ve geriye sadece Çocuk Bayramı kaldı. Bir anket yapılsa ve bugünün önemi sorulsa, herhalde alınacak cevap şu olacaktır: 23 Nisan Çocuk Bayramı Dedik ya ulusal egemenlik erozyona uğradı! Baştaki bu cümle erozyona uğradı da arkadan gelen ikinci cümleye ne oldu? Ne var ki, bu cümle erozyona uğramadı, ama gösterişte kaldı. Okul yüzü görmeyen çocuklar varken, sayıları her gecen gün sayıları artan tinerci çocuklar sokaklarda dolaşırken, okul zamanı sokak köşelerinde çocuklar dilenirken her yıl 23 Nisan`da Çocuk Bayramı`nı kutlamanın ne kadar anlamı var ki? Mustafa Kemal bu günü yani 23 Nisan`ı Latincesi orandum est ut sit mens sana corpore sano, Türkçe`si Tanrıdan sağlam vücutta sağlam beyin bulunmasını dilemek gerek mutluluğuna sahip olan çocuklara armağan etmişti. Bu ulusal egemenlik, belleklerden tamamen kaybolmadan, topluma yeniden anlatılmalıdır. Çünkü bu kavram, Çocuk Bayramı`ndan daha önemlidir. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı`nın başlangıcından itibaren, bu ulusal egemenliğin üzerinde durmuştur. Osmanlının çöküntüleri arasından yeni bir devlet doğacak ve bu devletin temellerini halk teşkil edecekti. Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur demekle, egemenliğin ne meclise ne de o mecliste bulunanlara değil sadece ve sadece ulusa ait olduğu, onun elinde bulunduğu anlatılmak istenmiştir. Şimdiye kadar egemenlik kayıtsız şartsız Padişah`ın elindeydi. Böylece devletin bütün yetkileri onun elindeydi ve halkın geleceği de iki dudağının arasındaydı. İşte bu kural 23 Nisan`da ortadan kalkarak egemenlik artık milletin olmuştu. Ve bu kural 1924 Anayasası`nda yerini aldı. Artık, alınacak kararlar tek bir kişinin ağzından değil, yasama yürütme yetkisi halkın seçtiği milletvekillerinin bulunduğu meclisten çıkacaktı. Bu kural 1961 Anayasası`da olduğu gibi 1982 Anayasası`nda da yer almıştır. 1982 Anayasası`nın madde 6`da bakalım ne yazıyor: Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir Egemenliğinin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa`dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz. Demek ki gerek 1924 gerekse 1961 1982 Anayasası`ndaki maddelere göre egemenliğin sahibi Türk ulusudur. Bu ulusal egemenliğin ne kadar büyük önem taşıdığını Padişah Vahdettin`in şu sözü göstermektedir: Bir millet var, koyun sürüsü. Buna bir çoban lazım. O da benim Ne acıdır ki, 1950`den sonra iktidara gelenler, bırakınız Mustafa Kemal`in devrim ve ilkelerini bir kenara bırakmalarını, ne meclisin duvarında yazılı olan ve n e de Türkiye Cumhuriyeti`nin halen geçerli olan 1982 Anayasası`nın madde 6`da perçinlenmiş bulunan Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sözü hiç dikkate alınmamakta, iktidar erkini ellerlinde tutulan, kendi istek ve arzularına göre Egemenlik kayıtsız şartsız benimdir düşüncesiyle ülkeyi ve halkını yönetmektedirler. Tıpkı, büyük Fransız devriminden önceki Fransız kralı 14`üncü Louis`in Devlet benim! demesi gibi. Peki bizde neden böyle oluyor? Yanıt, belli: demokrasinin temel direği olan Kuverler ayırımı ilkesinin gereğince işlememesi. Tam işleyen, olgun demokrasilerde yasama-yürütme ve yargı erkleri birbirinden kalın duvarlarla ayrılmıştır. Bizde ise yasama ile yürütme, tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan benzeri iç içedir. Yargı bağımsız deriz, ama görünür ya da görünmez bağlarla yürütmenin tazyiki altındadır. Bunu bizzat, yargının en yüksek yerlerinde bulunanlar söylüyor. Bizlerin demesine ne hacet var ki
Dr. Yüksel Cavlak Almanya Dr. Hüseyin Pekin İsviçre
|