1960- 2007

 

Çalışma odamdaki duvarda asılı duran İstanbul Üniversitesi`nin dış kapısının önünde çektirdiğimizi gösteren resme gözüm takılınca, gözümün önüne gençlik yıllarım geldi ve “Neydi o günler” demeye kalmadan, kopan film şeridi gibi, görüntüler belirli bir tarihte takılıp kaldı. 1960 tarihini bir türlü gözümün önünden bir türlü atmadım. Atamadım, çünkü bu tarihte iki önemli olay yaşamıştım: Birincisi, Nisan ayında evlenmiştim, İkincisi de ülkede yaşayanan olaylar. Çapa hastanesine gitmek üzere yol çıktığımda, yollarda bir huzurluğun havası estiğini hissetmiştim. Çapa`ya doğru yaklaştığımda, her yer alt üst olmuş caddeler taşlarla dolu idi. Üniversite kapalı olduğu için, bin bir güçlükle geriye dönebildim.

Bütün bu huzursuzluğun nedeni iktidardaki Demokrat Parti`nin tutumuydu. 1950`de büyük bir çoğunlukla meclise giren DP`nin ilk yaptığı iş Türkçe ezanı, Arapça`ya çevirmek olmuştu. Ondan sonra olaylar yavaş yavaş gelişmeye başladı ve ikinci kez seçimi kazandılarında iyice gemi azıya almışlardı.

Fransa`nın “Güneş Kralı” nın dediği gibi, “Devlet biziz” demeye başladılar. Anayasa`yı çiğneyerek hukuk dışı yöntemlerden tutun da, “Tahkikat Komisyonu” ndan, üniversiteye, adalete, basına baskılara ve bunlarda yetersiz kalınca TBMM`ini çalışamaz hale getirdiler. Nihayet beklenen gün geldi ve aydın gençlik harekete geçerek sokaklara döküldü. Nisan ayında İstanbul da başlayan eylemler bütün yurda yayılmaya başladı. Sonunda gençler, halk ve ordu birlikte, bu başlanan olayın sonunu getirdiler. Ve 27 Mayıs tarihe, 27 Mayıs Devrimi olarak geçti.

2000`li yıllara bakıyorum; film aynı sadece adı değişik, ama yapılanlarda bir benzerlik var. Dini siyasete alet etme, o dönemdekinden daha beter, Atatürk`e, devrim ve ilklerine hakaretler daha aşikâr, bağımsızlığın adı var kendisi yok, adalete, basına, üniversitelere baskı o dönemi aratmayacak derecede. Bütün bunların yanı sıra, ülkenin parsellenmesi, devlet mallarının, devlet bankalarının yabancılara satılması da işin cabası...

Görünen tabloda bir şey, hem de önemli bir şey eksik; caddeler kalabalık, hem de çok kalabalık, ama boş...

Bu düşünceler içinde, aklıma Nazım Hikmet`in şu şiiri geldi:

“Sisli bir sabahtı henüz

Etrafı bürümüştü bir duman

Uzaktan geldi bir ses ah aman aman!

Sen bu feryad- ı vatanı dinle işit

Dinle de vicdanına öyle hükmet

Vatanın parçalanmış bağrı

Bekliyor senden ümit.”

 

Dr Yüksel Cavlak