Sömürgecilik

 

1919`da başlayan Kurtuluş Savaşı`nı daha iyi anlayabilmek için, sömürmek, sömürülme, sömürgeci vb. kavramları fazla derine inmeden incelemek yerinde olur. Hele hele Lozan Antlaşma`nın imzalandığı şu günlerde. Latince “colonia- yerleşme” olan sömürgecilik, bir devletin kendi sınırları dışındaki ülkelere ticari ve politik olarak hâkim olmak. Kolonileşme denilince ilk akla gelen, eski dünya olarak adlandırılan Avrupa kıtasındaki devletlerdir. 16. ve 17. yüzyılda  en başta gelen sömürgeci devletler Portekiz ve İspanya`dır. Bunları İngiltere ve Fransa ve Hollanda takip ederken, Almanya`yı da unutmayalım.  16. yüzyılda İspanya Güney ve Orta Amerika`ya yerleşirken, 17. yüzyılda İngiltere ve Hollanda, 18. yüzyılda da Fransa Hindistan ve Kuzey Amerika`ya el atmışlardı. Tabi bu arada irili ufakları adalarda bu büyük Avrupa devletleri arasında paylaşıldığını unutmamalıyız. Afrika kıtası ise başına bir konu teşkil etmektedir. Girdikleri her yabancı toprakları, kendi ülkelerine bağlayıp, sanki kendilerinin bir parçasıymış gibi, kullanmaya başladılar. Bu yukarıda saydığımız devletler hem girdikleri toprakları kendilerine bağlarlarken, hem de oradaki yerli halkı köleleştirdiler. Ülkenin yeraltı, yerüstü kaynaklarını soymak, köleleri istedikleri gibi kullanmak, öldürmek, kadınlara tecavüz etmek vs. doğal hale gelmişti. Bütün bunlar yetmemiş gibi, dilini, kültürünü, geleneğini alt üst etmede bir sakınca görmemişlerdir. Ta Avustralya`ya kadar ulaşan İngilizlerin oralarda neler yaptıkları bilinmektedir. Avustralya bir nevi İngiltere`nin cezaevi olmuştu. Bu kıta suçlularla dolarken, binlerce yıl özgür bir şekilde yaşayan yerli halk(aboricinler), yabani bir hayvan gibi muamele görerek, takip edilmiş, öldürülmüştür. Aynen Amerika`da Kızılderili`lere yapıldığı gibi!

Zaman ilerledikçe, uyanmaya başlayan halk, sömürgecilere karşı ayaklanmaya başladılar. Örneğin Kenya`daki Mau Mau hareketi. Halk ellerinden alınan toprakları geri istiyorlardı İngilizler`den. Çünkü sömürgeciler, ülkenin en verimli topraklarına sahip olmuşlar, çiftlikler kurmuşlardı. Kısacası ülkenin kaymağını Batılılar yerlerken, yerli halka da kendi ülkesinde sürünmek, beyaz patronlara hizmet vermek kalıyordu. Yalnız bu Kenya`da değil, bütün Afrika ülkelerini kapsayan bir durumdu. Zamanla bu Avrupa devletleri, yıllarca sömürerek içini boşalttıkları ülkeleri, sanki doğal haklarıymış gibi, bağımsız yapmaya karar kıldılar. Soyulmuş, çırılçıplak kalmış bu ülkelerde bağımsız oluverdiler!..

Sömürmeye alışmış Avrupa devletleri, “alışmış kudurmuştan beterdir” sözünden olduğu gibi, yeni metotlar bulmalıydılar. Sömürgecilikten hiçbir farkı olmayan bu yeni metodun adı neydi? “Gelişmemiş ülkelere yardım eli” Ne kadar insancıl, ne kadar çekici bir yaklaşım değil mi? Örneğin Marshall, Truman yardımları gibi. Böylece “yeni kolonileşme” devri başlamış oldu. Bu yeni metotta, ülkeye girip, bizzat sömürme yerine, kendilerine yardım etmeyi garanti edenleri bularak ve onların yardımıyla o ülkenin içini boşaltma taktiği bulunmaktadır. Bu taktik doğada da var. Bir canlı, gözüne kestirdiği kurbanın üstüne saldırıp, onu öldürdükten sonra kurbanının vücuduna saldığı doku eritici sıvıyla sıvı hale getirir. Sonra yaptığı şey, sıvılaşmış kurbanını kendi vücuduna pompalamak. Sonunda kurbanından geriye sadece içi boşaltılmış bir kitin tabakası kalmaktadır. Batılıların “geri kalmış veya gelişememiş ülkeler” adını verdiği ülkeler onların sömürüsü sonucu ortaya çıkmışlardır…

 Birinci Dünya Savaşı`nı bahane eden Avrupa devletleri, Osmanlı yenildi diye hemen üstüne çullanarak, doğadaki canlının yaptığı gibi eritici maddesini akıtmaya ve ülkeyi yutmaya kalkıştılar. “Her kuşun eti yenmez” sözünde olduğu gibi, düşündükleri, planladıkları gerçekleşmedi ve ülkeyi yutamadılar! Son anda, gözüne kestirdikleri ülke veya kurbanı elden kaçtı! Diyelim ki, olay onları istediği gibi oluştu ve ülkeye sahip oldular. O zaman önümüze nasıl bir tablo çıkacaktı? Fazla kafa yormaya, düşünmeye gerek yok! 16., 17. ve 18. yüzyıllarda öteki ülkelerin başlarına ne geldiyse, biz de aynı akıbete uğrayacaktık. Yani sömürülecektik, ezilecektik, hor görülecektik ve ülkenin yeraltı kaynakları gözlerimizin önünde batıya doğru yol alırken, giderken ıslak gözlerle bunları seyredecektik. 

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde halkın direnciyle, yukarıda tarif edilen acıklı sahneyi yaşamadık. Bizi yutamadılar, ama unutmadılar da! Yıllar sonra kendilerine yardım elini uzatan işbirlikçileri hemen bulup harekete geçtiler. ABD ve AB ile renklendirilen ve tatlandırılan “yeni sömürgecilik” elma şekeri gibi, sunuldu Batılı ülkeler tarafından ve bizler de daha doğrusu yöneticiler, ballandıra ballandıra hem kendilerine hem de topluma yeni metodu anlatmaya başladılar. Hâlbuki bu yeni sömürgeciliğin, eski sömürgecilikten, kolonileşmeden hiç, ama hiçbir farkı yok.

Ayrıca dikkat edilirse,  bundan 400 yıl önce tarih sahnesinde rol alan sömürgecilerin şu anda AB`ni kuran ülkeler olduğunu da unutmayalım! Hatırlatmakta fayda var .

İster tarih 1600`u, ister 2006`yı göstersin değişen hiçbir şey yok! Uykuya daldığımız anda, her şeyimizi kaybederek, geri kalmış ülkelerin durumuna düşeceğimiz kaçınılmaz olacaktır. Buna mani olmak için, sömürgeciliği, sömürücülüğü, sömürüyü iyice okumalıyız.  

 

Dr. Yüksel Cavlak