Gönül asimilasyon ister, entegrasyon bahane!..

Yıllardır Almanya`da belki de diğer Avrupa ülkelerinde entegrasyondan konuşulur durulur. Fakat dikkat edildiğinde, entegrasyonun (uyumun) yalnız bir yönü üzerinde durulur. Hep konuşulan, üzerinde durulan konu göçmenlerin o ülkeye uymaları. Uyum tek yönlü bir yol veya cadde değil ki. Uyum karşılıklı olduğu takdirde bir değer kazanmaktadır. Sadece “Kardeşim, mademki burada yaşıyorsun, o halde uymak zorundasın” demekle yabancıları uyuma teşvik etmek yeterli olmamaktadır. Olmadığını da görmekteyiz. Uyum olayı tek bir faktöre bağlı değil. Yabancı ülkede yaşayanların geliş yerleri, eğitim düzeyleri, dini inanç, gelenekler gibi faktörler uyuma etki yapmaktadır. Yıllardır uyum isteyen karşı tarafında, uyum için bazı hazırlıkları yapması gerekmektedir. Eğer gerçekten yabancının kendi ülkesine uyması isteniliyor veya arzulanıyorsa, uyum sürecine daha başka bir açıdan yaklaşılması gerekmektedir.  Her gün basında çıkan haberlerden, sanki uyum istenilmiyor bunun yerine asimilasyon-uyumsuzluk arzu ediliyor anlaşılıyor. Devamlı, 45 yıldır burada yaşayan toplumdan yani birinci ve ikinci kuşaktan olmayacak şeyler isteniliyor. 45 yıl önce “misafir işçi” dendi, sonra bu döndü dolaştı, “yabancı” şekline dönüştü. Hiçbir zaman göçmen olarak kabul edilmedi yabancılar. Herhalde 45 yıl torun torba sahibi olan bu yabancılara artık göçmen bile denmez. Almanya`da yaşayan Türk vatandaşları veya azınlıkları demek doğru olur. Birinci kuşak yaşlandıkça, ikinci ve üçüncü kuşak belirli bir yaşa geldikçe, 45 yıl önce beraberinde getirdiği geleneğine iyice sarılan ilk kuşak, iki kültür arasında bocalayan çocuklarını kontrol altında tutmaya başladı. Gençler kendileri ne Türk olarak ne de bir Alman olarak görüyorlardı. Bir kimlik krizi başlamış oldu.Bu yetmemiş gibi, dini baskılarda eklenmeye başladı. Ayrıca kendilerini boşlukta hisseden gençlere ne Türk hükümeti ne de Alman yetkilileri sahip çıkıyordu. İşte böyle bir durumda bir de buna uyum süreci eklenmiş oldu. Aile Alman olmaya kalksa, karşısında dil sorunu var, askerlik sorunu var. Alman olmasa, Türkiye`de bedelli askerlik yapması gerekiyor ki, buna da para bulmak lazım. Uyum isteyen Alam yetkilileri, sanki Almanca dili birinci ve orta yaştaki işsiz kuşak için çok önemli imiş gibi, dil imtihanına tabı tutuyor, Alman Anayasası`nın bazı bölümlerini bilmelerini istiyor. Çifte vatandaşlığı kabul etmiyor. İki cami arasında beynamaz! Uyumun önüne dikilen duvar gün geçtikçe kalınlaşıyor. O kadar kalınlaşıyor ki, anaokuluna giden Türk çocuklarına anadili yasak ediliyor. Cuma günleri camilerde okutulan hutbelerin, en azından özet olarak Almanca olmalarını istiyor Alman yetkilileri. Camilere gidenlerin çoğu ya yaşlı emekliler ya da orta yaştaki ikinci kuşak. Burada Almanca kime yarayacak? Yoksa Türk vatandaşları camideki hutbeyi Almanca duymayı mı isteyecek zamanla? Yoksa Cuma günleri Almanlar da mı camiye gidip hutbeyi dinlemek istiyorlar? Ne o ne öteki!.. Yani uyum giderek tek yönlü bir yola benzemeye başlıyor. Ve bu tek yönlü yolun sonunda da ne var pek de bilinmiyor. Maslow “ihtiyaçlar hiyerarşi” ni beş grupta toplamıştır:

1.      Temel ihtiyaçlar (beslenme, hava su, istirahat, uyku)

2.      Emniyet ve esenlik (Tehlikeler tehditler, korku, iş yeri vs.)

3.      Sosyal ihtiyaçlar (Sevgi, kabullenme, ait olma)

4.      Ben-ihtiyaçları (benliği, tanınmak, itibar görmek,, güç vs)

5.      Kendini gerçekleştirmek (kendisinin potansiyelini kullanmak, kendini geliştirmek,)

İşte bunları bulamayan yabancılar da uyuma bir türlü yanaşamıyorlar. Alman yetkilileri de artık, ülkelerinin bir göç ülkesi olduğunu, bu yabancıların yani Türklerin kalıcı olduklarını kabul ederek “yaşamak ve yaşatmak” prensibinden yola çıkarak uyum dan yola çıkıp uyumsuzluğa doğru gitmeyi bırakıp tek yönlü işleyen uyumu çift yönlü duruma getirmelidirler. 45 yıldır bir arada yaşayan bu Türk toplumu daha nice yıllar kendi hallerinde yaşayacaklarına eminiz. Ne demişler?

“İstek olan yerde, çözüm de vardır”

 

Dr. Yüksel Cavlak Almanya